PEYGAMBERİMİZİN HAYATI
20 Nisan 571 tarihine
rastlayan Rebiu'l-evvel ayının 12'nci günü Pazartesi gecesi Peygamberimiz
Efendimiz dünyayı şereflendirmişlerdir. 14 asır evvel böyle bir gecenin
sabahında güneş ufuktan doğmadan insanlığın hayat ufkunda ilâhi bir nur doğmuş
oluyordu. Şair ne güzel söylemiş:
"Envar ile kâinat doldu,
Bu gecenin sabahında Hz.
İbrahim ile oğlu Hz. İsmail'in duaları ve İsa aleyhi'selamın müjdesi
gerçekleşmiş oluyordu. Kur'an-ı Kerim'de hikaye edildiğine göre Hz. İbrahim
ile oğlu Hz. İsmail Kâbe'yi inşa ederlerken şöyle, dua etmişlerdi:
"Bir
zamanlar İbrahim, İsmail ile beraber Beytullah'ın temellerini yükseltiyor (ve
şöyle dua ediyorlardı:) :
Hz. İsa da şu müjdeyi vermişti:
"Ey İsrail
oğulları, ben size Allah'ın elçisiyim, benden önce gelen Tevratı doğrulayıcı
ve benden sonra gelecek Ahmet adında bir peygamberi de müjdeleyici olarak
geldim, demişti,"[2]
Bir gün Ashab-ı Kiram
peygamberimizin hayatının ilk günlerini anlatmasını rica etmişler, o da şu
sözleri söylemişti:
Evet, işte bu gecenin
sabahında Hz. İbrahim'in duasına ve Hz. İsa'nın müjdesine mazhar olan bu son
Peygamber, bir güneş gibi doğdu.
Değerli müminler, bu
gecenin sabahı gerçekten feyizli bir sabahtı. İnsanlık için yepyeni bir gün
doğmuş aydınlık bir devir açılmıştı. Hz. Adem'le başlayan tevhid inancı
yeniden canlanmış, cehalet ve sapık inançlarla kararan ruhlar, bu doğuşla
aydınlığa kavuşmuştu.
"And olsun
ki Allah, müminlere ayetlerini okuyan, onları kötülüklerden temizleyen, onlara
kitap ve hikmeti öğreten bir peygamber göndermekle büyük bir lütufta
bulunmuştur. Halbuki onlar önceleri apaçık bir sapıklıkta idiler."[4]
Ayet-i Kerime'de ifade
buyurulduğu üzere, gerçekten insanlar peygamberimizden önce her türlü değer
ölçülerini yitirmiş, yollarını şaşırmışlardı. Küfür ve zulüm, gönülleri
karartmış, Allah'a giden yoldan uzaklaştırmıştı. Hayır ve fazilet namına
hiçbir şey kalmamıştı. Sosyal hayat bozulmuş ahlak bağları tamamen çözülmüştü.
Hak, kuvvete boyun eğmiş, merhamet ve şefkat kalplerden silinmişti. Kadın esir
muamelesi görmüş, bir eşya gibi alınıp satılmıştı. Kız çocukları acımasızca
diri diri toprağa gömülmüştü. Evet, bunları kim söylüyor? Bunları bu toplumun
içinde yaşayan insanlar söylüyor. Nitekim Mekke'de gördükleri zulüm ve işkence
yüzünden Habeşistan'a göç etmek zorunda kalan ilk müslümanlar Habeş kralına,
hicrete mecbur olduklarının sebeblerini anlatırken, bakınız neler söylüyorlar
:
Değerli kardeşlerim,
Peygamberimiz az önce de söylediğimiz gibi 571 yılı Nisan'ın 20'sine rastlayan
Rebiu'l-evvel ayının 12'nci Pazartesi gecesi tan yeri ağarırken Mekke'de
dünyaya geldi. Babası Abdullah, annesi Amine'dir. Babası Abdullah onun
doğumundan iki ay kadar önce ölmüş bu mutlu güne erişememişti. Dedesi
Abdülmüttalip torununa Muhammet adını vermişti. Ataları arasında böyle bir ad
yoktu. Bunu duyanlar Abdülmüttalip'e bu adı niçin koyduğunu sordular.
Abdülmüttalip şu cevabı verdi:
Tarihçiler,
peygamberimizin doğduğu gece dünyada olağanüstü bazı olayların meydana
geldiğini naklederler. O gece İran'da hükümdar Kisra'nın sarayından 14 sütun
yıkılmış, Sava gölü kurumuş, bin yıldan beri yanan Mecûsilerin ateşi sönmüştü.
Bu olaylar ilerde İran saltanatının yıkılacağına, Bizans İmparatorluğu'nun
çökeceğine ve putperestliğin ortadan kalkacağına işaret idi ve öyle de oldu.[6]
Peygamberimizin hem
çocukluğu ve hem de gençliği hiç kimsede görülmeyen bir güzellik içerisinde
geçti. Herkes ona "Güvenilir Muhammed" diyordu.
Nihayet 40 yaşına geldi;
içerisinde bulunduğu toplumdan çok rahatsızdı. Bu toplumu içerisine düştüğü
bunalımdan kurtarmak için ne yapılmalıydı ? Hep bunu düşünüyordu. Allah'a
ibadet etmek için de zaman zaman Mekke yakınında bulunan Hira dağındaki
mağaraya çekiliyor, günlerce burada kalıyordu. 610 yılının ramazan ayında
sözünü ettiğimiz mağarada bulunduğu sırada kendisine Cebrail adındaki melek
geldi. Peygamberimiz o anı şöyle anlattı:
Değerli kardeşlerim, Hz.
Muhammed son peygamberdir. Allah Teâlâ Hz. Adem'den itibaren kesin sayılarını
ancak kendisinin bildiği pek çok peygamber göndermiştir. Peygamberimiz
bunların sonuncusudur. Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurulmuştur.
Peygamberimiz de şöyle
buyurmuştur:
Peygamberimiz önceki
peygamberler gibi bir milletin değil, tüm insanlığın peygamberidir. Diğer
peygamberlerden farklı yönlerinden birisi budur. Nitekim Kur'an-ı Kerim'de:
Peygamberimiz yalnız
insanlara değil, alemlere rahmet olarak gönderilmiştir. Nitekim Kur'an-ı
Kerim'de şöyle buyurulmuştur:
"Ey
Muhammed, biz seni ancak alemlere rahmet olarak gönderdik."[12]
Evet, peygamberimiz sadece
insanlar için değil, alemler için bir rahmettir. Peygamberimiz bütün insanlara
hatta canlılara şefkat ve merhamet gösterir, bu konuda insanlar arasında
ayırım yapmazdı. Müslüman olsun, olmasın kadın erkek, büyük küçük, zengin
fakir, köle efendi herkese merhamet ederdi.
Adamın biri peygamberimize
başvurarak bir düşmanı için lanet etmesini istemişti. Peygamberimiz "Ben
lanet okumak için değil, fakat aleme rahmet olmak için gönderildim."
buyurdu."[14]
Herkese şefkat ve merhamet
gösteren peygamberimizin inananlara özel bir şefkati vardı. Elbette öyle
olmalı idi. Çünkü inananlar, onun getirdiği dini benimsemiş, malları ve
canları ile o dinin yayılması için büyük fedakarlıklar göstermişlerdi. Bu
konuda şöyle buyuruluyor:
"And
olsun, size kendinizden öyle bir peygamber gelmiştir ki, sizin sıkıntıya
uğramanız ona çok ağır gelir. O size çok düşkün, müminlere karşı çok
şefkatlidir, merhametlidir."[15]
Değerli müminler,
peygamberimiz anılırken akla ilk gelen, onun, Kur'an-ı Kerim'le övülmüş olan
yüksek ahlakıdır. Onu Allah Teâlâ terbiye ettiği için bir insanda bulunması
düşünülebilen güzel huy ve davranışların daha mükemmeli onda toplanmıştı.
Ahlâkının güzelliğine ve her yönü ile güvenilir olduğuna düşmanları bile
hayrandı. Daha gençliğinde halk arasında "el-Emin-güvenilir" kimse
olarak tanınmış olduğunu az önce söylemiştik. Şu olay bunun çarpıcı bir
örneğidir:
Kâbe kureyş tarafından
yenileniyordu. Her kabile kendisine düşen bölümü yapmış, sıra "Hacer-i
Esved"in yerine konmasına gelmişti. Kureyşten her kabile "Hecer-i Esved" i
yerine koyma şerefini kazanmak için, o hizmeti yapmak istiyordu. Bu yüzden
kabileler arasında tartışma çıktı. Her kabile "Hacer-i Esved"i yerine koyma
şerefinin kendisine ait olduğunu iddia ediyordu. Hele Abdüddar oğulları çok
ileri gidip bir çanak dolusu kan getirdiler. Ellerini bu kana bulaştırıp:
"Kanımız dökülmedikçe kimse önümüze geçemez" diye yemin ettiler. Bu tartışma
dört beş gün devam etti. Nerde ise kabileler arasında savaş çıkacaktı ki,
kureyşin en yaşlısı olan Ebu Umeyye Beni Muğire kureyşin ileri gelenlerini
mescide topladı. Konuyu tekrar tartıştılar ve şu karara vardılar:
Belirledikleri vakitte mescidin safa tarafındaki kapısından önce kim içeriye
girerse o, hakem olacaktı. Belirlenen vakitte evvela bu kapıdan peygamberimiz
içeri girdi. Bunun üzerine kureyş ileri gelenleri hep bir ağızdan: "İşte bu
giren zat, emindir, bunun hakemliğine razıyız. Bu güvenilir zat, Muhammettir"
dediler. Peygamberimiz bunların yanına gelince, kendisini hakem tayin
ettiklerini ve bunu kabul etmesini rica ettiler. Peygamberimiz onları
dinledikten sonra hakemliği kabul etti ve: "Bana bir yaygı getirin" buyurdu.
Getirilen bu yaygının içine kendi eliyle "Hacer-i Esved-i" koydu. Sonra kabile
başkanlarının bu yaygının birer ucundan tutup birlikte kaldırmalarını söyledi.
Böyle yaptılar, her kabile yaygının bir ucundan tutarak "Hacer-i Esved"i
konacağı yere kadar kaldırdılar, peygamberimiz de onu yerine koydu. Böylece
her kabile "Hacer-i Esved"i yerine koyma şerefinden payını aldı ve tartışma da
böylece bitmiş oldu.[16]
<![endif]>
Bu olayda önemli olan
şudur: Peygamberimizin küçük yaştan beri kimseyi incitmeyip o yaşa gelinceye
kadar fazilete aykırı hiçbir hal hareketi görülmediği için peygamber olarak
gönderilmeden önce de kureyş arasında "güvenilir" ünvanı ile tanınmış
olmasıdır.
İslâmiyet'in kısa zamanda
ve hızla yayılmış olması şüphe yok ki onu tebliğ eden peygamberin yüksek
ahlakı ile ilgilidir. İnsanlar onun dürüstlüğüne ve güvenilir olduğuna
inanmasalardı onun etrafında toplanırlar mıydı? Nitekim Kur'an-ı Kerim'de bu
husus şöyle ifade edilmiştir:
"Ey
Muhammet, Allah'ın rahmetinden dolayı sen onlara karşı yumuşak davrandın. Eğer
kaba ve katı kalpli olsaydın, şüphesiz etrafından dağılır giderlerdi. Onları
affet, onlara bağış dile, iş hakkında onlara danış, fakat karar verdin mi
Allah'a güven. Doğrusu Allah kendisine güvenenleri sever."[17]
Peygamberimizin, yaşadığı
hayat ile telkin ettiği esaslar arasında tam bir ahenk mevcut idi. O, telkin
ettiği esasları önce kendisi uygulardı. Çünkü insan, başkalarına verdiği öğüdü
kendisi uygulamazsa onun başkaları üzerinde etkisi de olmaz. Esasen Kur'an-ı
Kerim, "Ey iman edenler, yapmayacağınız şeyleri niçin söylersiniz."[18]
diyerek kişinin yapmayacağı şeyi başkalarına söylemesinin doğru olmayacağını
bildirmektedir.
Değerli kardeşlerim, Hz.
Aişe validemize, peygamberimizin ahlakının nasıl olduğu sorulduğunda, o: "Onun
ahlâkı Kur'an'dı" demiştir.[19]
Peygamberimiz,
davranışları ve üstün kişiliği ile en güzel örnektir. Esasen Kur'an-ı Kerim
tek örnek kişi kabul etmektedir ki, o da peygamberimizdir. Şöyle buyurulmuştur:
"And olsun ki, Allah'ın Resûlü, sizin için, Allah'a ve ahiret gününe
kavuşmayı umanlar ve Allah'ı çok ananlar için güzel bir örnektir."[20]
Ayet-i kerimede
Peygamberimizin, Allah'ın razı olacağı davranışlarda bulunmak isteyenler için
canlı bir örnek ve büyük fazilet numunesi olduğu anlatılmaktadır.
Peygamberimiz, peygamber
olarak insanları davete başladığı zaman, onu duyan komşu ülkelerin başkanları
karşılaştıkları her Mekke'liden peygamberimiz hakkında bilgi alıyorlar, daha
çok ahlakının nasıl olduğunu soruyorlardı. İşte Mekke ileri gelenlerinden Ebu
Süfyan müslüman olmadan önce ticaret amacı ile Şam'a gittiği zaman Bizans
İmparatoru onu huzuruna çağırmış ve peygamberimizle ilgili kendisine bazı
sorular sormuştu. Bu sorulardan birisi de şöyle idi:
Peygamberlik iddiasında
bulunan bu zatın daha önce hiç yalan söylediğini duydunuz mu? Ebu Süfyan:
Değerli müminler,
peygamberimize göre ahlak her şeydi o, ahlaka o kadar önem verirdi ki, dinin
ne olduğunu soranlara, dinin güzel ahlaktan ibaret olduğunu söylerdi. Hatta
ahlakı güzel olmayanın konuştuğu zaman yalan söyleyenin, söz verdiği zaman
sözünde durmayanın, emanete hıyanet edenin -diğer dini vecibelerini yerine
getirmiş olsa bile- olgun mümin olamayacağını söylerdi.
Onun hayatını
inceleyenler, onun ne yüksek bir ahlaka sahip olduğunu göreceklerdir. O, kim
olursa olsun, herkese iyi muamele eder, kimseyi incitmez, ayıplamaz ve
kırmazdı.
"Bir gün bedevilerden biri
peygamberimizden alacağını tahsil etmeye gelmişti. Edep ve terbiye ölçülerini
aşarak peygamberimize kaba ve sert sözler söyledi. Ashab-ı Kiram bedevinin bu
hareketine kızarak:
Peygamberimizin
arkadaşlarından herhangi biri kendisinden bir ricada bulunduğunda bu ricayı
geri çevirmez, yerine getirirdi.
Mahmud b. Er-Rebiu'l-Ensari (r.a.) anlatıyor:
Peygamberimiz hayatı
boyunca adaletten kıl kadar ayrılmamıştır. Herkese karşı adil davranmış,
insafla muamele yapmıştır.
Hz. Aişe validemiz anlatıyor: Mahzumî kabilesinden bir
kadın hırsızlık etmişti. Mekke ileri gelenleri, asil bir aileye mensup olan bu
kadının ceza görmemesi için peygamberimizin çok sevdiği azatlı kölesi Zeyd'in
oğlu Usame'yi peygamberimize şefaatçi olarak gönderdiler. Peygamberimiz
Usame'yi dinledikten sonra:
Ebû Said el-Hudrî (r.a.) anlatıyor:
Değerli müminler,
peygamberimizin yüksek ahlakını böyle bir vaazda anlatmak mümkün değildir. Biz
sadece onun ahlakından bir iki örnek verdik. Geniş bilgi almak isteyenler
peygamberimizin hayatını incelemelidirler.
Değerli müminler,
peygamberimizin doğumunu anarken ne yapacağız? Bazı yerlerde olduğu gibi
kaside ve ilahiler söyleyip kandil simitleri dağıtmakla mı yetineceğiz?
Elbette bunlar da güzel adetlerdir. Ancak onun doğumunu anmak bu değildir. Onu
anmaktan asıl gaye, onun cihanşümul olan nübüvvet ve risaletini, yüksek
ahlakını anmak ve sünnetine uyma azmini tazelemektir. Çocuklarımıza onun
hayatı ile ilgili bilgi vererek onu sevdirmeye çalışmaktır. Çünkü onu sevmek
imandandır, hatta imanın ta kendisidir.
itekim peygamberimiz:
Peygamberimizi sevmek
demek onun sünnetine uymak ve onu hayata geçirmektir. Nitekim peygamberimiz
Değerli kardeşlerim, Allah
Teâlâ'nın sevgisine ve mağfiretine mazhar olmanın tek yolu, O'nun sevgili
Peygamberinin sünnetine uymaktır. Nitekim Kur'an-ı Kerim'de şöyle
buyurulmuştur:
"(Ey
Muhammed) de ki: Eğer Allah'ı seviyorsanız bana uyunuz ki, Allah da sizi
sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah son derece bağışlayıcı ve
esirgeyicidir."[28]
İşte bu ayet-i kerime, peygambere uymanın, Allah'ın rızasını kazanmaya ve
günahların bağışlanmasına vesile olacağını gayet açık bir şekilde ifade
buyurmaktadır.
Bu duygu
ve düşünce ile kutlu doğumun hepimize, aziz milletimize ve bütün müslüman
kardeşlerimize mübarek olmasını ve peygamberimizin şefaatine bizi mazhar
kılmasını Cenab-ı Hak'tan niyaz ediyorum.
[1] Bakara, 127-129 [2] Saff, 6
[3]
Şibli, İslam Tarihi, Asrı Saadet, Şevval 1330, c. 2,
s. 1643 [4] Al-i İmran, 164 [5] İbn Hişam, c.1, s. 336 [6] İslam Tarihi, Asrı Saadet, c.1, s.188 [7] Alak, 1-5 [8] Buhârî, Bedü'l-vahiy, 1 [9] Ahzap, 40 [10] Buhârî, Menakıp, 18 [11] Sebe', 28 [12] Enbiya, 107
[13]
Müsned, Ahmed
İbn Hanbel, c.3, s. 435
[14]
İslam Tarihi,
Asrı Saadet, c. 2, s. 982 [15] Tövbe, 128 [16] Sahîh-i Buhâri Muhtasarı Tecrîd-i Sarih Ter cümesi ve Şerhi, c. 6, s. 30-31 [17] Al-i İmran, 159 [18] Saf, 2 [19] Müslim, Müsafirûn, 129 [20] Ahzap, 21 [21] Buhârî, Bedü'l-vahiy, 1
[22]
İbn Mace,
Sedakat, 17 [23] Buhârî, Salât, 46 [24] Buhârî, Hudut 11; Müslim, Hudut 2
[25]
Ebu Davut,
Diyât, 15
[26]
Buhârî, İman,
8; Müslim, İman, 16 [27] Tirmizi, İlim, 16 [28] Al-i İmran, 31
|